“Haydi Abbas, vakit tamam;
Akşam diyordun, işte oldu akşam.
Kur bakalım çilingir soframızı;
Dinsin artık bu kalb ağrısı.”
Cahit Sıtkı Tarancı

Zaman işini mükemmel şekilde yapıyor, pürüzsüzce akıyor. Ocak diyorduk, işte oldu Aralık. Bir yıl daha bitiyor, kaçınılmaz. Başladıysa, bitiyor. Gideni uğurlamak, geleni karşılamak da kültürün bir parçası.

Düzenli olarak radyo programı yapmaya başladığım zamanlarda başlamış bir alışkanlıkla, bazen görev duygusuyla bazen güncelden kopmamak adına, yeni yayınlanan albümleri sıkı şekilde takip ediyorum. Bazılarını ciddi şekilde dinliyorum, bazılarına kulak atmakla yetiniyorum, büyükçe kısmı da malumat olarak birikiyor. İtiraf etmeliyim ki, bu yıl ciddi dinleme görevini yılın başından ancak ağustos sonuna dek sürdürebildim. Meraklısı, düzenli takip ettiğim aylara ait caz rehberlerini şurada bulabilir, yüzden fazla albümün kısa tanıtımlarını okuyabilir.

Yılın damağımda bıraktığı tadı tarif etmek gerekirse, sanırım 2024, gelecekte tekrar ziyaret etmeyi isteyeceğim çok albüm bırakmayacak. Çok iyi müzikler dinlemedim değil, ama bu yıl albüm çıkaran müzisyenlerin çoğunluğunun geçmişlerinde başyapıt denebilecek kayıtlar yapmış olduğunu ve bu yılkilerin ise -çoğunlukla- yeni bir şey söylemekten uzak düştüğünü düşünüyorum. Son birkaç ayda daha az sayıda yeni albüm dinlemiş olmamın arkasında sanırım bu kanaat yatıyor. Kim bilir, bu durum biraz da yorgunluktan kaynaklanıyordur.

Ama işte, bitmekte olan yılı değerlendirmek, gidenin geride bıraktıklarının dökümünü yapmak da adettendir. Misal, yıl sonlarında müzik dergileri yılın en iyilerini sıralarlar, albümleri, sanatçıları vesaire… Biz de yaptık, yapmadık değil ama içine sindi mi diye soracak olursanız, hayır sinmedi. Söz konusu sanat ya da özelde müzik olunca ‘en iyi’ kavramı kategorik olarak da doğru gelmemiştir bana. Ama dedim ya, adettir, biz de yaptık. Hani yılbaşını kutlamak gibi… Melih Cevdet Anday’ın dediği üzere: “Takvimizin yapay olduğunu bilecek kadar aklım var, uydurmadır bunlar. Ama insanoğlu, kültürünü işte böyle uydura uydura yaratmıştır…. İnsan mutlu günler yaratmış, böylece doğanın biteviyeliğini yenmiştir, ona katkıda bulunmuştur. İşte ‘kültür’ dediğimiz de budur.”

Hal böyle olunca, 2024’ü uğurlarken ben de bir liste yapmaktan imtina etmeyeyim. Yılın en iyilerini değil ama belki yıllar sonra dahi önüme çıktığında dinlemekten keyif alacaklarımı listeleyeyim. Hem, 2024 caz açısından tümden kötü bir yıldı demek de haksızlık olabilir; duraklama devri diyebiliriz belki de.

Böylece yazının bu bölümünü, tatminkar bulduğum caz albümlerini sıralayarak kapatayım. Dark Blue Notes’da yazdıklarımızın bağlantılarını da listeye işliyorum, bu albümlerden seçtiğim parçalardan oluşan Spotify playlisti de usulca aşağıya bırakıyorum. “Geriye çok albüm kalmayacak demiştin, bu liste hayli kalabalık” diyen olursa, cevap olarak, seçimleri binin üzerinde albümün arasından yaptığımı not edeyim.

Geçmişten bugüne

Yaptıklarının müptelası olduğumuz kahramanlarımız var, eleştiriden muaf tuttuklarımız, geçmişimizden miras… Belleğimizin müstesna köşesindeki makamlarından -bazen nedensiz yere- şu anımıza eşlik etmek üzere canlananlar, diri tuttuklarımız… Aslını sorarsanız çoğu kahramanımın -sizinkileri bilmem ama benim kahramanım çok, saymak yersiz- bugünün aktüel gerçekliğiyle bağı yok, kültürel bir özne olarak varlıkları devam ediyorsa da bedenleri çoktan göçtü. Bu yıl onları çok dinledim, onların yaşam öykülerini okudum.

Bill Evans’ın bu gezegende geçirdiği son yılına, hatta son ayına ait kayıtları dinledim mesela. Müzikal yaşamı boyunca sayısız kere seyircisini büyülediği Village Vanguard’da, ölümünden 3 ay önce, 4-8 Haziran 1980 tarihleri arasındaki konserlerinin kaydını içeren, 6 CD’lik kutu set, Turn Out the Stars: The Final Village Vanguard Recordings (Warner) ile başladım. 1-8 Eylül arasında, yani ölümünden sadece 1 hafta önce San Francisco’nun ikonik kulübü Keystone Korner’da kaydedilmiş iki kutu set ile devam ettim: The Last Waltz: The Final Recordings (Milestone) ve Consecration: The Final Recordings Part 2 (Milestone). İlki beş, son ikisi ise sekizer albümden oluşuyor. Hepsini bir anda ve kesintisiz değil tabii ki, her gün bir CD yani aslında bir set dinledim, her birinde Village Vanguard’ı ya da Keystone Korner’ı ziyaret ettim, son üçlüsüyle son konserlerini ‘izledim’. Hacimlerini garipsemeyin, varsayın ki tatilinizi çok sevdiğiniz bir yazarın romanlarına ayırdınız.

Sağlığı uzun zamandır bozuksa da, hayır, Bill Evans kısa süre sonra ölecek bir insan gibi çalmıyor. Aksine, alışılmadık düzeyde perkasif ve enerjik çalışı var, soloları muntazam ilerliyor, fikirleri sağlam, nota seçimleri büyüleyici. Joe LaBarbera ve Marc Johnson ile telepatik denecek şekilde etkileşim içinde, öyle ki Lafaro ve Motian dönemiyle kıyaslanabilecek ölçüde muhteşem performans çıkarıyor.

Bunca hacimli kayıt külliyatı yetmezmiş gibi yılın sonuna doğru daha önce yayınlanmamış bir Norveç konseri dinleyicisiyle buluştu. Mecburuz, onu da iştahla dinledim: Bill Evans: In Norway The Kongsberg Concert (Elemental 2024).

Sonra John Coltrane vardı yıl boyunca. Onu çağrıştıran her durumda dinledim, bazen bir parça, bazen de baştan sona bir albüm. Atlantic’ten Impulse!’a geçiş sürecinde adımlarını ne denli büyük attığına şahit oldum. Sadece büyük olsa iyi, aramakla bulunamayacak olanın peşinde koşaradım çalmış. Menzilin yakın olduğunun farkındaymış muhakkak, kavuşmak için koşmuş.

Tabii ki en çok Thelonious Monk dinledim. Aslında bu seneye özgü bir durum değil, önceki sene de öyleydi, ondan önceki sene de… Yeni edindiğim Bluetooth kulaklık sayesinde Monk’u sahile de taşıdım, denize pek yakıştı. Kanıtlayamam ama Monk müziğinin mutlulukla kesin bir alakası var, buna kanaat getirdim.

Yazılarımı okuyanlar bilir, Chicago cazına -yakın dönemine- tutkunum, ıskaladığım AACM kayıtları arasında çok dolandım. Muhal Richard Abrams, Henry Threadgill (ve muhteşem Air), Art Ensemble of Chicago, Kidd Jordan, Kalapurasha Maurice McIntyre, Ari Brown ve diğerlerinin, ömürlerini, kadim olandan hareket edip geleceğin müziğini yaratmaya adamış cesur müzisyenlerin daha önce dinlemediğim (ya da daha önce defalarca dinlediğim) kayıtlarıyla çok vakit geçirdim.

Chicago denilince, şehre özgü blues stilinin kuluçka merkezi olmuş Chess Records’un yıldız isimlerinin albümleri yaz boyunca arabada çaldı: Willie Dixon, Muddy Waters, Little Walter, Chuck Berry, Howlin’ Wolf, Etta James…

Bit pazarına nur yağıyor denebilir mi bilemiyorum ama geçmişin para yaptığı da kesin. Bu yıl çok sayıda arşiv kaydı yayınlandı. Tahmin edersiniz, bazıları sıradan ama bazıları -Petrucciani, Getz, Tolliver, Tyner, Rollins, RivBea serisi gibi- hakikaten de cazseverleri mest edecek nitelikte. Çizgi üstü olduğunu düşündüklerimi listeleyeyim.

Yeni bir yılın arefesinde

Yılı özetlemek söz konusu olduğunda yazılacak hatta yazılması gereken başka şeyler de var muhakkak ama bu yazı bu kadarla yetinsin. Her şeyden önce kaybettiklerimiz var ama biliyorum ki diğer yazarlarımız yazacaklar. Ya da belki her geçen gün daha da kötüleyen müzik piyasasına, caj (evet jazz değil, caz hiç değil) festivallerine, sıradanlaşan sahneye, seyircinin vasatlaşmasına, alım gücünün düşmesinin sektöre olan etkilerine, müzik sektöründeki sünepeleşmeye, kamu parasının (vakıflar da kamunundur, değil mi?) çarçur edilmesine, kimi astronomik bilet fiyatlarına, kaydedilemediği için geleceğe miras kalmaktan mahrum olan seslere, müzisyenlerin gittikçe daha zorlaşan durumlarına da değinebilirdim. Siz bunları da söylemişim farzedin ki zaten Dark Blue Notes’da her fırsatta dile getiriyoruz. Hem yılbaşının arefesindeyiz, enseyi karartmaya gerek yok.

Haydi Abbas, vakit tamam; akşam diyordun, işte oldu akşam. O halde yeni yılınız kutlu ve eskisinden daha iyi olsun!

… hoşçakal 2024!

Yazar

Share.
Exit mobile version