Görüş - Mesele 121

1
Çok az kırdım, çoğu kez kırıldım; ama sevdiklerimi kaybetmedim hiç, sadece gelince zamanı vazgeçmesini bildim. Gidenler gitmeyi, gelen/ler de kalmayı hak etmiştir.

I. 
Gianni Rodari (d. Omegna, 23 Ekim 1920- ö. Roma, 14 Nisan 1980), İtalya’da yetişen en iyi çocuk edebiyatçılarından biri olarak nitelenen yazar ve gazeteci. Öğrencilik yıllarında öğretmeni Nazareno Ferrari’nin, “İnsanlığın büyük insanlardan çok, iyi kalpli insanlara ihtiyacı var” cümlesinden dolayı, yazdığı kompozisyona en yüksek notu verdiği Rodari, hayatı boyunca iyi bir insan olmak için çalıştı.

Dünyada en çok satan kitaplardan biri de yaklaşık yüz dile çevrilen 'Le Petit Prince' (Küçük Prens) çocukların olduğu kadar, büyüklerin de okuması gereken bir eser; her ne kadar Türkçe çevirilerinde orası burası biraz tırtıklansa da. Suluboya ve kurşun kalem çalışmalarıyla eserini resimleyen de yazarın kendisidir üstelik.

Okuduğumuz bir şiiri, hikâyeyi, romanı ya da yazıyı eleştirme hakkımız var. Onlardan bir şeyler alıp kendi dünyamıza katabiliriz yalnız hiçbir biçimde onlara değiştirmek, dönüştürmek anlamında müdahale edemeyiz. Bu yüzden en iyi göz ve okuma eleştirel olandır.

Yolda yürürken bir taşı tekmelerseniz bir nevi tanrı-yaratıcı olursunuz çünkü aynı anda hem var olursunuz hem yok olursunuz, tıpkı taş ile sizin birbirinizi hem var edip hem yok ettiğiniz gibi. Öyle ki tanrının-yaratıcının var olup olmaması, var etmesi veya etmemesinden geçtiğinden sizin ve tekmelediğiniz o taşın gerçekten var olup olmadığı da ancak birinin bir diğerini var edip etmemesinden geçer.

Zengin olmak, başkasının emeğinin ürününe el koymaktır. Bir insan ne kadar yetenekli, becerikli, çalışkan olursa olsun, sadece kendi çabasıyla zengin olamaz… Dünyanın en zengin adamı, Amazon’un patronu Amerikalı Jeff Bezos 182 milyar dolar servete sahip. İnsan havsalasını zorlayan bu skandal servet onun üstün yeteneklerinin ve çalışmasının eseri mi? Bu servetin asgari ücretin kaç katı olduğunu bir düşünün…

Kapitalizm, insanları üretmek ve yaşamak için gerekli araçlardan mahrum ederek, mülksüzleştirerek, proleterleştirerek sermaye biriktirmektir. Proleter, Latince proletarius’dan türemedir. Hiçbir şeyi olmayan, çıplak, çulsuz, çaresiz, yaşam araçlarından yoksun anlamındadır. Yaşayabilmesinin, varlığını sürdürmenin yegâne yolu, emeğini, çalışma-üretme gücünü kapitalistlere satmaktır.

Kimimizin inandığı, kimimizin saçma gördüğü, kimimizin bizzat ürettiği birçok komplo teorisi var. Bu meseleden kendini en uzak tutmaya çalışanlar için bile öyle bir an geliyor ki mutlaka kendilerini bu işin içinde buluveriyorlar.

Bu aspiratörler ne garip aletler, içeriyi kokutmamak için dışarıyı kokutuyorlar. Kokuyu tamamen imha edemezler miydi sanki? Dışarıdaki insanlar apartmanlar arasında gezinirken açlık durumuna bağlı olarak “Ne güzel yemek koktu!”, “Of beee… Çok güzel kokuyor… Canım çekti!” veya “İğrenç! Leş gibi koktu!” diyorlar.

Doğa ve insan birçok kez ayrıştırılır ve karşılaştırılır. Düşüncelerin büyük bir kısmı bu ayrışma ve kıyaslama ile şekillenir. Herhalde bu ayrışma insanın yapısı gereği solipsist ve benmerkezci oluşundan gelir. Oysa ki insanın benmerkezciliği doğadan gelir, doğa da tıpkı insan gibi benmerkezcidir.

Yurttaş, bir ülkede yaşayan, bir nüfus cüzdanına- şimdilerde bir kimlik numarasına- sahip olan, beş yılda bir önüne konan sandığa oy atan mıdır? Eğer siyaset arenasında hiçbir etkinliği yoksa, toplumsal yaşamda hiçbir dahli yoksa, toplumun bu gününe ve geleceğine dair söyleyecek sözü, bir fikri yoksa, yasalar ve düzenlemeler gıyabında yapılıp-uygulanıyorsa, ödediği verginin hesabını soramıyorsa… hala ‘yurttaştan’ söz edilebilir mi…

İktisat matematiğine göre tüketim, o döneme ait üretimden ancak geçmiş dönemlerin stoku kadar fazla olabilir. Hiç kuşkusuz ekolojik yıkım/felaket ve teknoloji kesişimi de gezegenimizdeki insanın kaynak tüketimi ile oluşuyor. Bu bağlamda asıl dikkat edilmesi gereken üretim ve tüketim miktarından çok, birim zamanda üretim ve tüketimdir yani üretim ve tüketim hızıdır.

İnsan var olmak yahut yok olmamak için yok etmez, var etmek için yok eder. Karnını doyurmak için değil, tekrar acıkabilmek için yer. Tüm çabası daha fazlası içindir. Peki ama daha fazlası ne için?

Bazı insanların Covid-19 ile ilgili uyarıları ciddiye almaması sadece bu kesimlerin otorite ile kurdukları ilişki ile alakalı değil. Herkesin kendi bilmezlik halinin ya da bilgisizliklerinin kiminle benzeştiği ya da farklılaştığının sınıfsal (ve politik) bir geri planı var.

Bir pipet, pipetliğini yaptığı sürece pipettir. Pipetlik yapmayı bıraktığı noktada, o artık pipet değil, sadece çöptür. Bu, pipet kullanan bir insanın elindeki pipetle kurduğu hukukî ilişkidir.

Toplumsal cinsiyet[1] ve toplumsal cinsiyet eşitliği[2] kavramları, feminist hareketin Türkiye’de 1980’ler sonrası yaygınlaşması ile hayatımıza girdi. Feminist aktivistler ve yazarlar, bu kavramlarla ataerkil yapıları eleştirdiler, onları kullanarak kadınların olanaklarını genişletmelerine yol açtılar.

Kapitalizm öncesi dönemin sosyal formasyonlarında, üretim tarzlarında, uygarlıklarda, doğaya verilen zararlar sınırlı ve lokaldi. Üretici güçlerin gelişmişlik düzeyi düşüktü ve kapitalizmde olduğu gibi, üretim ihtiyaçlara yabancılaşmamıştı... Özel Mülkiyet bir doğal hak sayılmıyordu. Bu durum, doğa- toplum- uyumunu korumaya görece daha uygundu. Başka türlü söylersek, doğa-toplum metabolizması sürdürülebilir sınırlar dahilinde kalabiliyordu.

Toplumsal cinsiyet ve militarizmle ilgili çalışmalarıyla bilinen feminist yazar, kuramcı ve profesör Cynthia Enloe, Sabancı ve Mimar Sinan üniversitelerinin işbirliği ile düzenlenen seminere katıldı. Enloe seminerde “Kadın hakları insan haklarıdır, bütün insan hakları da kadın haklarıdır” görüşünü vurguladı.

Son dönemde Dünyanın nerdeyse her yerinde mantar gibi biten halk isyanlarının, protestoların asıl nedeni, isyancıların, taleplerinden ibaret değil. İşte, vergi artışları, zamlar, yolsuzluk, kamu hizmetlerinin yetersizliği, vb. Aslında bu dünyada devrimlerin asıl nedeni, bardağı taşıran son damla değil, bardağın dolu olmasıdır... İtirazlar, çözdüğünden daha çok sorun yaratan ve genel bir 'sürdürülemezlik durumu' yaratmış olan 'bunak kapitalizme' yönelik...

Monthly Review’in Eylül 1969 sayısında yayımlanan Margaret Benston’ın “Kadınların Kurtuluşunun Ekonomi Politiği” makalesi, birçok bakımdan fevkalade bir metindir. Bunun birinci nedeni yazarın kimliği ve üretiminin toplumsal bağlamıdır. Bir kimya ve bilgisayar bilimleri profesörü olmasının yanı sıra bu alanlarda üretken bir yazar olarak Benston’ın radikal söyleme katkıda bulunan olması pek ihtimal dâhilinde değildi.

İsveçli ekoloji aktivisti, 16 yaşındaki Greta Thunberg öncülüğünde başlatılan gençlerin iklim grevleri dünya ölçeğinde yankılandı. BM genel kurulu da iklim gündemiyle toplandı... Bu, küresel ısınmaya ilginin ve duyarlılığın arttığının bir göstergesi. Sevindirici... Devletlerden, hükümetlerden acilen duruma müdahale etmeleri isteniyor. Aksi halde ve geç kalınırsa geriye kurtarılacak bir şey kalmaya bileceği ortada... İklim krizi bir tevatür değil...

Ekolojik mücadelelerin iki temel zaafı bulunduğunu belirten Fikret Başkaya, hareketin bölünmüş yapısının yanı sıra asıl zaafın hükümetlerden çözüm beklenmesi olduğunu vurguluyor. Asıl iktidarın hükümetler değil, şirketler olduğu neoliberalizm çağında devletlerin işlevinin ise sermayenin çıkarını gerçekleştirmek olduğunu belirten Başkaya’ya göre neoliberalizme karşı olmak yetmez, kapitalizme karşı olmak gerekiyor. İşte Fikret Başkaya’nın sorularımıza verdiği yanıtlar...

Yeni yılın ilk günlerinde, bir dizi bilimsel buluş, insanlığın dünyayı anlama ve bu bilgiyi modern yaşama bela olan birçok toplumsal hastalığı çözmek için kullanma muazzam kapasitesini gösteriyor:

Almanya ve İsveç gibi ülkeler, Elsevier gibi bazı büyük yayınevleriyle anlaşmaya varamadıklarından, bu ülkelerdeki araştırmacılar ilgili yayınevinin yaklaşık 2500 dergisinde yayımlanan güncel makalelere erişemiyorlar.  Anlaşmaya varılamamasının temel nedeni ise tarafların, elektronik dergilerde yayın ve erişimle ilgili farklı modeller konusunda ısrarcı olmaları.

Fransa'daki Sarı Yelek hareketine şirket medyası tarafından atılan iftiralar arasında belki de en aptalca olanı, toplumsal eşitsizliğe, yoksulluğa ve düşük ücretli işlere karşı militanca protestolara katılan işçilerin, Devlet Başkanı Emmanuel Macron tarafından benzine konulan vergiye ayak diredikleri için çevresel endişelere karşı çıktıkları iddiasıdır.

İnsanlık, tarihinin en önemli, en etkili, en hızlı değişim sürecine girmek üzere. 18. Yüzyılın başında buharlı makinelerin icadı, demir üretiminin artması, demiryollarının yaygınlaşmasıyla birinci sanayi devrimi başladı. 19. Yüzyılın ikinci yarısından itibaren çelik üretim tekniğinin gelişmesi, elektrik, petrol ve değişik kimyasalların üretim sürecine katılması ikinci sanayi devrimi olarak tanımlandı. Seri üretim bu dönemin tipik özelliği oldu.

Çağımızda yürütülen bilimsel araştırmalar sayesinde insan ömrü uzuyor, sağlık sorunları daha hızlı çözülüyor, yeni ilaçlar bulunuyor, yeni teknolojiler hayatımızı kolaylaştırıyor. Bu araştırma faaliyetleri için yüksek meblağlar harcanıyor ve araştırmacılar istihdam ediliyor. Söz konusu araştırmaları gerçekleştirenler veri üretiyor ve bu verileri kullanarak bilimsel ürünler ortaya koyuyorlar. Problem tam da burada başlıyor.

Okuyacağınız makale 1990 yılında yani 28 yıl önce yayınlanmıştır. Brezilya İşçi Partisi ve lideri -sonradan cumhurbaşkanı olan- Lula da Silva’nın geleceğine dair bugün de geçerli bir değerlendirme olması bakımından yeniden paylaşıyoruz.

“Bükemediğin bileği öpeceksin!”
Hakim olana teslimiyet ancak bu kadar güçlü-açık ve net formüle edilebilir. Böyle bir ifadenin dile girmesi, dilde yaygınlaşması, söylendiği vakit ne kastedildiğinin hemen anlaşılması; ancak yüz yıllara yayılan bir tecrübeyle mümkün.

Yaklaşık on günden beri her fırsatta bunu söylüyorum “benim feminist”. Neden bunu söylediğimi yakınımda duran bazı arkadaşlarımla konuşarak, yazışarak, fikir alış-verişinde bulunarak ve ciddi ciddi tartışarak temellendirmeye çalışıyorum. Oysa on gün öncesine kadar “feminist” kelimesiyle aram iyi değildi. Yani kendimi böyle uluorta, “benim feminist.” diye tanımlama derdim yoktu.

Birçok yazar ve aydın toplumsal hafızamızın zayıf olduğunu ve birkaç yıl gerisine dahi gitmediğinin altını çiziyor. Bilimsel yazında toplumsal olayların incelendiği uluslararası araştırmalara bakıldığında ise bireylerin hatırladıkları olayların daha çok gençlik yıllarından veya yakın zamanlardan olduğunu, bu dönemin dışında kalanların pek hatırlanmadığını görüyoruz.

"Kadına yönelik şiddete karşı mücadele günü" de eylem takvimine yerleşen günlerden biri. Birleşmiş Milletler’in 1999’da bunu ilan etmesinden beri senede bir kez 25 Kasımda konuyla ilgili etkinlikler, paylaşımlar ve eylemler gerçekleşiyor. Bugün başta bu konuda duyarlı, sol perspektife sahip ilerici//devrimci//feminist kadınlar olmak üzere soruna odaklı kadın kuruluşları, kitle örgütleri, -daha doğrusu kitle örgütlerinin kadın kolları- günün anlam ve önemini, tarihsel arka planını ve sayısal bilgileri sözlü-yazılı dile getirip şiddete karşı etkinlikler düzenleyecekler. Yarın da şiddet kaldığı yerden aynı hızla uygulanmaya devam edecek.

Kolay bir yanıt olarak bilim tarihi, adına “bilim” denen belirli bir kültürel formun tarihidir. Sonra birileri kaçınılmaz olarak, meseleyi derinleştirmek suretiyle hangi kriterin, verili bir zamanda, belirli bir uygulama veya disiplinin bilim adını hak edip etmediğine karar vermede belirleyici olduğunu merak edecektir. 

Fransız Sosyalist Parti başkan adayı Benoît Hamon “mesleklerin kaçınılmaz yok oluşu”na atıfta bulunarak evrensel garantili gelire (“universal guaranteed income”) dair kendi önerisini savundu. Hamon, dijital teknoloji ve robotların rolü arttıkça bunun “Batı ekonomilerinde yüz binlerce mesleğin” yıkımına neden olacağını düşünüyor.

Hayvan hakları meselesi bir yandan hayvanların kesimini gösteren şok edici görüntülerin üretilmesi, gıda endüstrisinin kötü yönlerinin açığa çıkarılması diğer yandan da yediğimiz gıdalar hatta giyim-kuşam alışkanlıklarımız konusunda daha fazla sorgulayıcı olmamız vesilesiyle kendini gündeme getirmiş bulunuyor.

1917 yılında Petrograd’ın Finlandiya İstasyonuna doğru uzun yolculuğuna çıkarken Vladimir Lenin acaba ne düşünüyordu? Şubat Devrimi’nin o kadar hızlı bir şekilde başarıya ulaşması herkes gibi Lenin’i de hayrete düşürmüştü. Alman İmparatorunun nazik müsaadesiyle mühürlü bir trende Zürih’ten Avrupa’yı aşarak Rusya’ya giderken bunun kaçırılmaması gereken bir fırsat olduğunu düşünmüş olmalı.

1917 yılına Rusya, başında Çar’ın bulunduğu bir yönetimle girmişti. Çarlık yönetimi, büyük burjuvazi için gereksiz bir maliyet sebebiydi. İsraf ve baskıcı yönetim Rusya genelinde hoşnutsuzlukları artırıyor, 1905’te olduğu gibi büyük ayaklanmalara da sebebiyet veriyordu.

Devamı açıkça belli olan Trump depremi gerçekleşmiş, bütün dünya gerçek zamanlı olarak 7/24 donakalmış, derin devletle bağlantılı olsun olmasın, insan yapımı mikropları ve et yiyen canavarlarıyla dolu bataklıktan sızan her kelime, tirad ve habere sımsıkı asılmıştı.

“[…] [D]ünya muammasının gerçek, kesin çözümü insan zihninin bütünüyle idrak ve tasavvur edemeyeceği bir şey olmalıdır; dolayısıyla daha yüksek türden bir varlık çıkıp onun bize verdiği bütün sıkıntıyı alsaydı, yapacağı açıklamaların hiçbirini kesinlikle anlayamazdık. Bu itibarla şeylerin nihai yani yani ilk sebeplerini, dolayısıyla ilk varlığı, mutlakı veya başka her ne şekilde adlandırmayı tercih ediyorlarsa onu ve onunla birlikte dünyanın neticesinde doğduğu, veya sudur ettiği, veya düştüğü, veya vücuda geldiği, varlığa bırakıldığı, tard edildiği ve açığa çıkarıldığı süreç, sebep, saikler yahut her ne ise bildiklerini iddia edenler, eğer şarlatan değillerse maskaralık edenler, boş palavracılardır.” (Schopenhauer, 2014: 140). 

Epistemoloji ile bilim tarihi arasındaki ilişkiyi inceleyenler için bir olgu, diğer hepsinin ötesindedir. Şöyle ki, bugün biz sıkı ve kesin gerçekler ortaya koymaktan çok daha fazla, araştırma program ve manifestolarına sahip olmakla iştigâl etmekteyiz. Niyet hükümleri mebzul, oysa somut sonuçlar kıt.

Çok Okunanlar