Kaza Değil Cinayet belgeseli ilk gösterimi - Mesele 121

“Başkalarının acılarına bakmak” Sontag’dan beri her zaman bir parça problem taşır bağrında. Acı senin değildir. Ne kadar anlayıp yansıtabilirsin ki? Başkalarının yerine söz almak mıdır aslolan? Başkasının yerine söz alınabilir mi? Anlamak için ille de acının ocağına kor olup düşmesi mi gerekir?

Yaşadığımız dünya hepimizi çeşitli ölçülerde yaralıyor. Hiçbirimiz yaralardan azade değiliz. Dünyayı yaralarımızdan bakarak anlıyoruz. Yaralarımız belli noktalarda birleşiyor. Dilimiz, dinimiz, mensubu olduğumuz sınıfımız, cinsiyetimiz, etnik kökenimiz anlamsızlaşıyoruz. Çırılçıplak insan olarak kalıveriyoruz. Hepimiz bir anda koskoca bir ailenin parçası haline geliyoruz. İnsanlığın kadim değerleri imdadımıza koşuyor anlama çabamızda.

Antigone, kardeşi Polyneikes öldürülüp kurda kuşa yem olarak bırakılmak istendiğinde, onun bedenini alıp gömmek, yasını tutmak istemiş. Neredeyse 2500 yıl önce. Antigone’nin verdiği mücadele, tutmak istediği yas bizlere hiç de yabancı değil, anlayabiliyoruz. Tam olarak ne yaşadığını anlayamasak da empati kurup yanında durabiliriz. Antigone’ye acısında, yasında refakat ediyoruz. Durmaya çalışıyoruz. Bedenin bedene yan yana durmaktan dolayı bile güç verdiğine inanıyoruz. Başka insanı yanında hissetmek, atılan adımları biraz daha güçlendiriyor. On bir yıldır iş cinayetleri son bulsun diye verdiğimiz mücadelede en net gördüğümüz olgulardan biri bu. Refakat kelimesi bize yapabileceğimiz en anlamlı eylem olarak görünüyor.

Yas tutmak, kayıpla birlikte geliyor. Kaybettiğimiz bizim en kıymetlimiz, istisnasız her zaman. Eğer herhangi bir yas tutuyorsak, öncelikle dinlenmek, anlanmak istiyoruz. İnsan olarak hiçbirimize yabancı bir durum değil bu. Hepimiz tanıyoruz. Kişi olarak evimizde tuttuğumuz yas bir yere kadar ortaklaşıyor, ama bazı yaslar var ki hanelerden sokaklara taşıyor. Birden hepimize, insanım diyen herkese kendini dayatıyor. İşte bu noktada yas da şekil değiştiriyor. Dinlenmekten, anlaşılmaktan daha fazlasını istiyor. Kaybın faillerinin cezalandırılmasını talep ediyor. İş cinayetlerinde sevdiklerini kaybeden ailelere refakatimiz sırasında öğrendiğimiz ikinci olgu devreye giriyor: dayanışma. Dinle, anlamaya çalış, failleri yargılatma çabamızda bize destek ver. Aynı acıyı yaşamasak da, kendi yaralarımızdan bakarak anlamaya çalışsak da, yapabileceğimiz daha büyük bir şey var: dayanışmak. Adımlarımızı adımlarının ritmine uydurmaya çalışarak önlerinde, yanlarında değil, ama arkalarında, onlarla birlikte, onların gölgesinde, onlarının sesinin yankısında adım atmaya çalışmak.

Adorno’dan beri biliyoruz ki: Gözümüzdeki kıymık en iyi büyüteçtir. Bir yerden yaralandıysak bir kere, yaramızdan bakarız dünyaya. Yaramızdan doğru anlarız dünyayı. Benzer yaralar alan insanlar daha kolay yan yana gelir. Acının kardeşliğinde buluşurlar. Birbirlerini gözlerinden tanırlar. Konuştukları gibi kimse konuşamaz, acının dilidir, dilleri. Dinleyenler ancak kendi yaralarının izin verdiği ölçüde anlayabilir, ama her zaman refakat etme şansları vardır. Çıktıkları yolda seslerinin daha yüksek çıkmasına, daha duyulur olmasına refakat edebilme imkânları vardır. Dayanışmadır bu. Dağları yerinden oynatmak değildir belki, ama küçücük taşları yoldan çekmektir. Herkesin yapabileceği kadardır, fazlası değil.

Mücadelemizde olduğu gibi belgeselimizde de ailelere refakat ettik. Nasıl ki adımlarımız takip ettiyse onları bir adım geriden, kameramız da aynı şekilde takip etti. Hakikat onların sesi, onların sözcükleri. Biz sizlere taşımaya çalıştık. Dediler ki “Başkaları da bizim çektiğimizi çekmesin, bizim gibi canları yanmasın, bizim gibi yas tutmasın.” Dediler ki “Anlatmakla, durmaksızın anlatmakla acımız tazelenmez. Gün geçmiyor ki biz acımızı aynı şiddetiyle yaşamayalım. Bir gün olsun, bir saniye olsun unutmadık ki!” Tam da burada unutmamak, unutturmamak, bellek devreye giriyor. Her şey çok kolay unutuluyor. Acıyla ilintiliyse daha da çabuk uzaklaştırılmak, unutulmak isteniyor. Haneye bir kez kor düşmüşse, unutmak ne mümkün! Unutturmamaya, hatırlatmaya çalışıyoruz biz de. Yaptığımız sadece yakınlarını kaybeden ailelerin omuzlarındaki yükü bir nebze olsun hafifletmeye çalışmak, seslerini duyurmaya çalışmak oldu. Unutmak istemediklerini, unutturmamak istediklerini belleklere kazımaya çalışmak.

Yası tutulmayanın mücadelesi verilemez dedik. Dayanışarak ancak yasın tutulmasına, mücadele verilmesine destek olabiliriz. Başkasının adına konuşamayız, dilimiz lal olur, ancak sesini yankılayabiliriz. Hasan Hüseyin’in dediği gibi “Acıyı bal eyledik” diyorsa aileler, biz sizi yas tutup mücadele etmeye, dayanışmaya davet edebiliriz. Yapabileceğimiz en hakikatli eylem çağrısı budur: Hakikati bir kez gördüyseniz, bir kez göz göze geldiyseniz, susma, durma, harekete geçmeme hakkınız yok. Dünyanın neresinde olursanız olun, belki de hakkınız olmayan tek eylemdir bu! Edip Cansever’in dediği gibi, “Ölü mü denir şimdi onlara”, eğer yaşayanlar yankılıyorsa hayallerini, seslerini, devam ettiriyorsa öykülerini, tutuyorsa yaslarını, soruyorsa hesaplarını...

Kamera: Fatih Pınar

Kurgu: Fatih Pınar, Burcu Kolbay

Müzik: Kırkbinsinek

  • Tarih: 15 Kasım 20019
  • saat: 20:00
  • Yer: Şişli Cemil Candaş Kent Kültür Merkezi
Joomla SEF URLs by Artio