Mesele / Çarkıfelek - Mesele 121

New York’un dünyaca ünlü müzayede salonu Phillips Auction’da 2010 yılının haziran ayı çok hareketli, ziyadesiyle bereketli geçmişti.
Yeni orta sınıfın ve üst burjuvazinin arasında, aristokrasiden kalmış ne varsa hepsinin değiş tokuş edildiği bu müzayedelerde, kül tablasından on sekizinci yüzyıl lâzımlığına kadar yok yoktur.

Seçkinlerin, deyin ki, bir nevî Bit Pazarıdır.

1957’nin nisan ayında fotoğraf sanatçısı Joe Shere’in objektifinden süzülerek siyah beyaz film şeridine yapışmış bir görüntü ~ enstantane, o gün, orada satışa çıkarıldı.

İtalya’nın o yıllarda yükselen yıldızı Sophia Loren ile Hollywood’un, seksi fakat akıllı sarışın olsun diye pompalayıp meşhur ettiği Jayne Mansfield’ın yan yana oturdukları yemek masasındaki görüntü, 35,6 x 34,3 ebatlarında bir çerçeveyle birlikte açık artırmaya çıkmıştı.

Orijinal fotoğraftır; arkasında Joe Shere’in imzası, mühürü var, tarih yazılı ve copyright-telif hakkı kâşesi de basılı…

Müzayede uzmanları o günün parasıyla bin iki yüz Dolara satarız diye tahmin yürütürken, açık artırma kızıştı, 6 bin Dolara bu fotoğraf satıldı.

Fotoğrafı kim aldı, bilmiyoruz; ismi mahfuzdur!

Lâkin arşiv unutmaz, her yerde karşımıza çıkar.

Biz cahillere yaratılışa ait mühim bilgiler veren Tevrat’ın birinci kitabı Tekvîn’de Habil ile Kabil’in geçimsizliği toprağa bağlanır. İki kardeş arasında fitne fücur toprak yüzünden çıkmıştır. Yoksa niye durduk yerde Kabil kardeşini öldürsün?
Tevrat’a göre Kabil çobanlıkta karar kılmış bulunan ve gayet güzel yaşayan kardeşine “Vaz geç bu hayvanlardan. Haydi tarlaya gidelim” demiş, kardeşinin arazi işlerinden gözü korkmuş olmalı ki abisinin sözünü dinlememiştir.
Ayrıca Habil’in ikiz kız kardeşleriyle evlenecek olmasına da Kabil içerlemiştir; öyle diyorlar.
Bu ilk cinayetin ardından Tanrı, Kabil’e çok kızıyor ve onu Yemen taraflarındaki bir taşlı tarlada çiftçiliğe mecbur bırakıyor.
Kabil tası tarağı toplayıp alıp başını gidiyor, yenik düştüğü kendi topraklarından uzağa...
İlk cinayet ve ilk sürgün, hatta ilk diaspora diyebiliriz buna...

12 Nisan 2001 tarihli Hürriyet gazetesinde Süleyman Arat ibret duyulacak bir haber yazdı. Bir siyasi partinin görgü ve nezaket kurallarını üyelerine tavsiye ettiğini, ki buna demek ihtiyaç duymuş olmalıydılar, yazıyordu:
“MHP'nin yeni imajına uygun olarak koyduğu kurallar arasında şunlar vardı:Parlak renkli giyim ve beyaz çoraptan uzak durun, terlemeye karşı hafif bir koku sürün, soğan ve sarımsak yemeyin, az sigara için, erkekler her sabah sakal ve bıyık tıraşı olsun, dişleri günde iki kez fırçalayın, yaşa uygun giyinin, gömlek ve kravat mutlaka giyin, kolye ve rozet gibi aksesuarlarda abartıdan kaçının, sıkıcı olmayın, oturuşunuz güven dolu olsun ve her zaman dik oturun.’ “

Bihter Hanım sevgiyle büyütülmüş bütün canlılar gibi kendine güvenli, başkalarıyla eşit ilişki kuran, sınırları olan ve o sınırların geçilmesine izin vermeyen, kibar bir kedi.

Ona karanlık, soğuk, lanet bir kış günü Fatih’in ana caddesi Fevzi Paşa’da, Pehlivan Lokantası’nın önünde rastladım. Ensesinin kalınlığı, şüpheye yer bırakmayacak şekilde erkek olduğunu söylüyordu. Kiri, pası, sokakta yaşadığını.

"Ölü taklidi yapan kedi gördün mü daha önce? Ben görmemiştim. Garip bir kedi o.”
“Nasıl garip?”
“Garip yerlerde uyur. Ne kadar dürtersen dürt, uyanmaz…”
(Taksim Metrosunun güvenlik görevlisi.)

Bir fotoğrafa rastladım, yıl 2007, Limter-İş sendikasındayız. Geçmişe dair nostaljiye yönelik bir paylaşımda "Alman Sendikalar Birliği ile beraber eğitim semineri yapılmıştı. Tersanelerdeki baskı rejimi ve taşeronluk sistemiyle gerçekleşen üretimin üzerinden çeşitlenen güvencesizleştirmeyi anlatmıştık. Zira o dönem Almanya'da da daha kurumsal formlarda gerçekleşen güvencesizleştirmenin ayak sesleri olduğunu öğrenmiştik. Şimdi Almanya'da yaşıyorum ve neoliberal politikalarının sonuçlarını, bazı güvencelerin kalıcılığına ve kadınlara yönelik pozitif ayrımcılık örneklerine rağmen hissediyorum. Tam 11 sene olmuş" dediğimde 2 sene olmuştu Almanya‘ya geleli.

Dün, 1 Mayıstı. Hem evde hem dışarıda olabildiğim, bir bayram havasında olmamakla beraber heyecandan yerimde duramadığım bir başka 1 Mayıs. Alman dostlar günün koşullarına uygun çok sayıda eylem örgütlemiş. Sabah yürüyüşüm sırasında ve bisikletle dolaşmaya çıktığım zaman rastlayabildim çoğuna. Twitter’da takip edilebilir anlık rota belirlenen yürüyüşlerin yanı sıra.

Britanya’da yapılan seçimler dünyanın her tarafında çok kalabalık bir yalnızlar grubu olduğumuzu size de göstermedi mi? Dünyanın pek çok yerindeki kadın cinayetlerinde kadınları, iş cinayetlerinde hayatını yitirenleri suçlu çıkaran hukuk sistemine ve polis şiddetine rağmen yayılan isyan dalgaları kalabalıklığımızı gösterse de, sadece seçimlere tahvil olduğu sürece anlam bulan itirazlar, seçimlere yansımadıkça yalnızlığımızı ortaya çıkarıyor. Siyasetin sadece seçim dönemleri ve faaliyetleri yoluyla gerçekleşmesi ise kısır döngüsü bu sürecin. 

Yazının sonunda verdiğim kitaplardan (zaman zaman yaptığım okumalardan) ulaştığım sonuçlara göre, Şeyh Bedrettin (ölümü 17 Aralık) çok kanlı bastırılan bir halk hareketinin lideridir, öncüsüdür. Onun felsefesini daha iyi anlayabilmek için, yaptığım üç saptamayı göz ardı etmemek gerekiyor görüşündeyim. Aslında bu üç saptamanın bütünüyle benim ulaştığım bir sonuç olarak görülmesini de istemiyorum. Çünkü böyle bir sonuç belirtilmese de Bedrettin'in gerçekliğinde var zaten.

Ben, en azından bu yazı çerçevesinde düşüncelerimi daha iyi açıklamak için böyle bir bölümlemeyi gerekli ve zorunlu gördüm.

Bizde daha çok bilim kurgu romanlarıyla okunan ve tanınan Ursula K. Le Guin’in hayatının son döneminde yazdığı şiirleri Şimdilik Her Şey Yolunda-Son Şiirler 2014-2018 adıyla yayımlandı. Gökçenur Ç.’nin şiir estetiği ve tadını okura hissettiren çevirisiyle dilimize aktarılan şiirler, bu önemli yazarın şair kimliğini de açıkça ortaya koyuyor. Bu kısa yazıda Le Guin’in şiirlerinde önemli gördüğüm bazı yönleri ele almak istiyorum.

Gazeteci, yazar ve çevirmen Yurdakul Fincancıoğlu, 29 Kasım'da hayatını kaybetti. Fincancıoğlu, Karl Marx'ın "Artı-Değer Teorileri" ile "Yabancılaşma"; Vladimir Lenin'in "Tasfiyecilik Üzerine", "Bir Adım İleri, İki Adım Geri" kitapları da dahil olmak üzere pek çok kitabı Türkçeye kazandırmıştı.

İzmir’in Konak ilçesinde bulunan 116 yaşındaki tarihi bina belediyenin girişimiyle yıkılmaktan kurtarıldı. Restorasyon çalışmaları şubat ayında tamamlanacak olan binanın Roman Kültür Merkezi olarak kullanılması planlandı. İki katlı, avlulu tarihi yapının kim tarafından yapıldığı bilinmiyor ancak ana giriş kapısı üzerindeki kitabede 1905 tarihi yazıyor.

Dünyanın farklı ülkelerinden birçok ismin katıldığı ve her yıl düzenlenen Limmud Kültür festivali etkinliğine katılan Edirne Belediyesi Turizm Danışmanı Aydemir Ay, Edirne Yahudilerini ve kent tarihini anlatan bir sunum gerçekleştirdi. Yahudi mutfağına yönelik araştırmalarını kitabında toplayan Ay, Yahudi Kültür Evi projesi için planlama aşamasında olduklarını belirtti.

Dersim Katliamı’nın yönetildiği askeri kışlanın müzeye dönüştürülmesine tepki gösteren Dersimli sanatçılar, toplumun hafızasına yeni bir travmanın eklendiğini söyledi.

Çok Okunanlar

Ziyaretçiler

68 ziyaretçi ve 0 üye çevrimiçi

Joomla SEF URLs by Artio